Bu eser, yirminci yüzyılın karanlık anlarını satır satır kuruyor; ancak bunu sığ bir kayıt değil, sahnelerle dokunmuş bir atlas haline getiriyor. Her bölüm, bir yer adıyla açılarak adeta bir mahkeme tutanağı gibi ilerliyor: Kongo, İsveç Adalen, El Salvador, Cenevre, Nijerya, Almanya, Türkiye, Bosna-Hersek, Guatemala. Hepsi, kötülüğün soyut olmadığını, coğrafyası ve tarihiyle birlikte somut bir zararla yüzleştiğini hatırlatıyor.

Kitabın önsözünden başlayarak Amazon Ormanları’nda şifalı bitkileri toplarken yaşamayı seven bir Cinta Larga yerlisinin sözleri, Namibya Çölü’ne ve dünyanın farklı köşelerine taşınıyor; savunmasız insanların üzerinde kurulan sistemli şiddetin sınırı nedir sorusunu sarsıcı bir gerçeğe dönüştürüyor. Bu, yalnızca tarihsel bir hüküm değil; hâlâ kanayan bir belleğin sesidir.
Tasvirler ve kayıtlar arasında bir denge kuran Tunç, yalnızca olayları aktarmamakta; onların yüzünü bozmadığı bir dille, beden uzuvlarının kırılganlığına odaklanarak anlatmaktadır. Kongo’da, sömürge subaylarının kauçuk kotasını karşılayamadığı için ellerin kesilmesi gibi unsurlar, bir baba ve annenin trajedisini bütün çıplaklığıyla hatırlatır; bu anlatı, bir ağıtla son bulmaz, bir bellek çağrısı olarak sürer. İşçilerin mezar taşlarına değen o ana tanıklık, Sivas ve Adalen gibi yerlerdeki olaylar üzerinden, yalnızca kurbanı değil, sistemin sürekliliğini de gösterir.

Pablo Picasso 1951 Kore’de Katliam gibi anlar, 1930’ların başlangıcından Simmele’de Süryanilere yönelen katliamlar ve Kristal Gece’nin karanlığı ile bir arada düşünülür. Fotoğraflar, yalnızca travmayı estetikleştirmek için değil, toplumun unutmaması gereken bir kayıt olarak konumlandırılır. Şiir, bu kronolojiye eşlik eder; tarihsel dipnotlar ile duygunun karşı karşıya getirildiği bir biçimde, okuyucunun hafızasına yerleşir.

Tek bir dilin karşısında durmaz bu metin: Kamu gücünün cinayetleriyle karşı karşıya gelen kişiler, devletler ve koloniyal miraslar aynı düzleme alınır. Cenevre’de işçi gösterilerinin üzerine sürülen askerler, İsveç’te merminin işçi bedenine çarpması ve Latin Amerika’da köylünün ezilmesi, hepsi “düzenin koruyucu eli” olarak okunur. Yani kötülük yalnızca faşist rejimlerin öznesi değildir; o, düzenin her kökeninde, her coğrafyada, her tarihte karşımıza çıkar.
Ön sözdeki tezler, bu yazının yalnızca bir tartışma malzemesi olmadığını, yüzleşmeyi amaçladığını belirtir. Masumiyet kavramı yeniden tanımlanır; hukuki bir terim olmaktan öte, başkasının yaşam hakkını tanımak için gerekli etik sınırları belirler. Fotoğraflar ve kavanozlar gibi ardışık kayıtlar, vahşeti estetikleştirmek için değil, hatırlamanın ve inkârın arasındaki ince çizgiyi korumak için düzenlenmiştir.
Buradaki soru, niçin bu çalışmalar bugün bu kadar gereklidir? Güncel savaşlar ve ölüm haberleri, kimliksiz sayılarla değil ad ve yüzlerle okunmayı gerektirir. Yüzleşme, intikam aracı değildir; aksine, bir daha benzer acıların yaşanmaması için atılan asgari vicdani adımdır. Bu metin, barbarlığın anonim olmadığını, failinin, tanığının ve belleğinin var olduğunu hatırlatır; ve bizler, bu mirası taşımanın zorunluluğu ile karşı karşıyayız.