İstanbul’un yoğun nüfuslu ilçelerinde kiracı ile ev sahibi arasındaki anlaşmazlıklar giderek karmaşıklaşıyor. Kentsel dönüşüm nedeniyle yıkıma uğrayan bir evde kiracı olarak yaşayan bir kişinin durumuna ilişkin olay, mahkemelerin sözleşme dönemleri ve hukuki süreler hakkında ne kadar kritik hususlar içerdiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Etiler’de yaşayan ve Beşiktaş’taki kendi malı olan bir evi 15 Ağustos 2020 tarihinde beş yıl süreyle kiraya veren ev sahibi, barınma ihtiyacı nedeniyle kendi dairesine geçmek istedi. Ancak kiracı bu talebe olumlu yanıt vermedi. Arabuluculuk sürecinde taraflar uzlaşamadı ve süreç dava aşamasına taşındı.
İstinaf amacıyla bakılan davada, ev sahibinin talebi doğrultusunda mahkeme, ihtiyacın samimi ve zorunlu olduğuna karar verdi ve kiracının tahliye edilmesine hükmetti. Ancak karar kısa süreli akışta kalmadı; Adalet Bakanlığı, yerel mahkemenin kararını kanun yararına bozdu ve sürecin hesaplanmasında bir hata yapıldığını belirtti.
Gerekçede öne sürülen ana tartışma, Türk Borçlar Kanunu’nun 350/1 ve 328. maddeleri uyarınca dava açma süresinin hesaplanmasıydı. Özellikle belirsiz süreli sözleşmelerde fesih bildirimi için gerekli süre, dava açma süresi bakımından kamu düzenine tabiydi ve mahkeme tarafından resen gözetilmesi gerekiyordu. Taraflar arasındaki 5 yıllık kira sözleşmesinin süresi 2025 yılında dolacakken, dava 1 Aralık 2023’te açılmıştı. Bu nedenle, süresinden önce açılan dava, mahkeme tarafından ihtiyacın samimi olsa dahi hukuken kabul edilmedi.
İhtiyaç için tahliye davalarında süre hesaplamasının önemi Avukat Gizem Gonce, sözleşmenin bitiş tarihinden sonraki bir ay içinde dava açılmasının kritik olduğunu vurguluyor: “Eğer beş yıllık bir sözleşme varsa, sürenin dolması beklenmeli ve bitiş tarihinden itibaren bir ay içinde dava açılmalıdır. Bu olayda, haklı bir ihtiyaca rağmen, taraflar arasındaki sözleşme süresi dolmadan önce açılan dava nedeniyle mahkeme kararında isabetli bir sonuç elde edilemedi.”