Çok beklenen bazı filmlerin düş kırıklığı yarattığını sık sık gördük. Bu sıkıntı, Guillermo del Toro gibi kökenleriyle farklı kültürleri köprüleyen bir usta için bile geçerli olabilir; Netflix’in bir Frankenstein yorumu için yeniden tasarlanan bu projede özgürce hareket edemediğini düşünmek pek de şaşırtıcı değildir. Del Toro’nun kendisi, Lido’daki basın toplantısında şu tespitleri paylaşıyordu: Bugün Amerikan sinema endüstrisinin büyük yapım koşulları içinde bağımsız filmler çekebilmek giderek zorlaşıyor. Özellikle özgün mizah ve estetikten taviz vermeden üretilebilir bir dil arayışının, bu koşullarda giderek güçleştiğine işaret ediyordu.
Yorgos Lanthimos ise farklı kültürel köklerin Hollywood’un kurallarıyla nasıl uyum sağlayabildiğini hâlâ tartışmaya açıyor. Kışkırtıcı bir mizansen ve özgün düş gücüne dayalı bu Frankenstein anlatısının, yalnızca kağıt üzerinde özel bir uyum vaat ettiği söylenemezdi. Ancak büyük yapımların kârlılık odaklı kurallarının ve Netflix gibi platformların sunuş biçimlerinin, bu tür hikâyelerin derinliklerini izleyiciye yeterince taşıyıp taşıyamayacağını sorusunu akla getiriyor. Del Toro’nun “The Shape of Water” ile elde ettiği başarıları bu kez tekrarlayamayacağını öngörmek, sinemaya bakış açısını değiştiren bir gerçeğe dönüşüyor.
TOPLUMSAL VE EKONOMİK ŞİDDET kavramının yankıları bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Altın Aslan yarışında öne çıkması beklenen Park Chan-wook, “Başka Seçenek Yok” ile beklentileri tam olarak karşılayamadı; çünkü bu proje temel olarak Kore toplumunun modernleşme sancılarını yeni bir iş ve aile dinamikleri üzerinden yeniden ele alıyordu. Fransız Costa-Gavras’ın uzun soluklu bir örnek üzerinden uyarladığı bu tema, Kore’nin kültürel ve toplumsal farklılıklarına hassas bir şekilde uyarlanırken bile küresel arenadaki baskılarla başa çıkmanın zorluklarını gösteriyordu.
Bir yandan toplumsal ve ekonomik şiddet, küresel düzende güçlü canavarların ortaya çıkmasına yol açıyor; öte yandan yoksunluklar ve güç oyunları insanların yaşamını şekillendirmeye devam ediyor. Bu bağlamda sinemanın, yalnızca görsel bir şölen değil, düşünsel bir sınav alanı olduğunu hatırlatıyor: İnsanlar ve yapımlar, kendi içlerindeki karanlığı aydınlatmaya çalışırken, dışardan gelen güçler ve ekonomik politikalar bu karanlığı daha da derinleştirebiliyor.