Çocukluklarını paylaşan Auguste ve Louis Lumière, tehlikeli bir olayın ardından birbirlerinden ayrılmamaya karar vererek yaşamlarını ortak bir çalışma pusulasında birleştirdiler. Fotoğraf filmiyle ilgili kendi fabrikalarında başkalarının icadından ilham alarak işlere adım attılar; mühendislik eğitimleri, onları sinemaya götüren ilk adımlar oldu.
1890’larda, durağan karelerden hareketli görüntülere geçişin peşinden gidilen arayışta, Edison gibi rakipler dahi geride bırakıldı. Sinemanın doğası, önce çekilmesi sonra gösterilmesi gereken bir bütün olarak anılır ve halka açık ilk biletli gösterimin tarihi 28 Aralık 1895 olarak kayıtlara geçer. Grand Café’nin salonunu kiralayan bir işletmeci, salonu “ver elini götürüver” şeklinde ödünç almıştı; ilk gece ise yalnızca 33 izleyiciyle sınırlı kaldı.
ÖZEL BİR GECE Bu dönüm noktası, Paris’in kalbinde bulunan Grand Rex’in 2.700 kişilik salonunda özel bir kutlamayla hatırlanır. Kutlama gecesine pek çok tanınmış yönetmen ve oyuncu katılırken, bilet alıp gelenler salonu adeta doldurdular. Ayrıca, Lumière kardeşlerin 1932’deki açılışını da bu mekânda deneyimleme ayrıcalığına sahip olanlar vardı.
İSTANBUL UYARALARI Dünya çapında gönderilen kameramanların kaydettikleri görüntüler arasında İstanbul da yer alır. Galata Köprüsü, Sarayburnu ve Boğaz kıyıları, o dönemin yaşamını yansıtması açısından kayda değer anlar sunar. Böylece sinema, yaşamı farklı açılardan belgelemenin ve hafızaya kazımanın bir yolu olarak doğar; belgesellerin toplumsal hafızadaki önemi her geçen gün artar.
TÜRKİYE’DEKİ İLK GÖSTERİM Bugün hâlâ konuşulan bu sesli anılar, Türkiye’deki ilk gösterimin de izlerini sürer; teknik yenilikler ve anlatım çeşitliliğiyle sinema, başlangıcından bu yana insanlara yeni bakış açıları sunmayı sürdürür.