İmgelerin hayatımızı sarstığı bir dönemde, yazılı olarak ifade edilmeyen kararlar ve uygulanmayan hükümlerin ötesinde, görsel bir iktidar alanı kuruluyor. Bu hafta boyunca ülkenin politikası, ekonomisi ve toplumsal dokusu, sanat dünyamızla iç içe geçmiş fotoğraflar aracılığıyla bize ulaştı; ve ben, bu görüntüler karşısında büyülenmiş, kırgın ve bir o kadar da şaşırtılmamış hissettim. Her şeyin göründüğünden daha fazlası olduğunun sessiz kanıtlarıyla karşılaştım.
Bir Fotoğrafa Bakmak konusu, sadece gördüklerimizle sınırlı kalmayan bir düşünce alanını ateşliyor. Fotoğrafın ustalarından Paul Klee’nin sözünü hatırlamak isterim: “Bir göz görür, diğeri hisseder.” Bu iki yönün diyalektiğini, özellikle ABD’deki Erdoğan-Trump buluşması veya Meclis açılışı gibi anlarda fotoğrafların bize vadettiği çok katmanlı algıyı düşününce net biçimde hissediyorum. Bir kareye baktığımızda, yalnızca yüzeyde görüneni değil, görünmeyeni de kavrar; eksik kalan anlamlar, doldurulmayı bekleyen çağrışımlar halinde döner aklımızda.
Rene Magritte’in mirası da burada devrede: “Gördüğümüz her şey başka bir şeyi gizler; her zaman görünmeyeni, saklananı görmek isteriz.” Görünmeyenleri taşıyan bu bakış, fotoğrafı sadece anı dondurmakla kalmaz; geçmişle gelecek arasında bir köprü kurar. Sontag’dan Berger’e, Adams’tan Cartier-Bresson’a uzanan söylemler, bu iki ana alıntının içini çeşitlendirir ve fotoğrafın kapsadığı derinlikleri görünür kılar.
Yüreğin Çağrışımları ise fotoğraf bakışımızın içsel yüzünü ortaya koyar. Hisseden göz, sıkça çağrışımlar üretir; Washington’un karelerinde çoğu kişi için akla gelen ilk çağrışım “kapitülasyonlar” olur. Osmanlı’nın son dönemlerinde hızla yayılan bağımsızlık bedelinin simgesi haline gelen bu terim, deyişler ve imaların ötesinde, duygusal bir sızıya işaret eder. Ankara’daki resepsiyon fotoğrafları, herkesin aynı anda farklı sesleri duyduğu bir anı yüceltmiş gibi görünse de bana şiire benzeyen bir hava getirir.
Aşk mı dediniz? Sözün özüne gelelim: Aşk, ölümün karşıtı ve özgürlük ile yaratıcılığın simgesidir. Ancak fotografik anlarda bu karşıtlık bozulur; haksızlık, sansür ve baskılar, adeta övgüyle karşılanır. Uzun yıllar hüküm süren zulümlere dair sözler basında ve sokakta yankılanır; hapishanenin sevgisini kazanmış kişilere “Beter olsunlar” denir. Bu karşıtlık, çoğu kez Ömer Hayyam’ın adıyla anılmaya çalışılan bir şiirin dönüştürücü gücünü tartışmaya açar. Ancak doğrusu şu ki, milletlerin kaderi, celladına duyduğu aşkın değil, özgürlüğe ve adalete olan hasretinin yazdığıdır. Hayyam mı, Ceritli mi olduğuna bakmaksızın, bu dize, altı çizilmesi gereken bir gerçeğe işaret eder: Zaman, kendi iradesiyle hareket eder ve bizim “ben” diye övünmelerimizin ötesinde yoluna devam eder.