Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli tiyatrolarda oyunculuk ve yönetmenlik yapan Ebru Kara, uzun zamandır kukla tiyatrosu ve çocuk oyunları üzerinde derinleşen bir çalışmaya odaklanıyor. Fransa’da Compagnie Ici L’Ombre’un kurucusu olarak sahne hayatını sürdüren Kara, Dünya Sanatçıları projesi kapsamında Etiyopya, Yemen ve Cibuti’de kimsesiz, mülteci ve AIDS’li çocuklarla çalıştı; amatör ve profesyonel oyuncularla oyunlar sahneledi, atölyeler düzenledi. Yemen’de bir kadın oyuncunun özel izinle sahneye çıkmasını sağlayarak tiyatroyu dönüştürücü bir deneyime imza attı ve Arthur Rimbaud’nun dizelerini Arapça ile Fransızca olarak sahneye taşıdı. Şu anda Bursa Devlet Tiyatrosu’nda “Barış Adası” oyununun prova sürecini yönetiyor; ardından Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları için yeni bir projeyi hayata geçirecek.
Çocuk oyunları ve kukla tiyatrosuna odaklanan çalışmalarını Türkiye’ye dönüşünden bu yana devlet tiyatrolarında yoğunlaştıran Kara, otuz beş civarında oyun yönettiğini ifade ediyor. Çocuk tiyatrosunun ve kukla tiyatrosunun Türk tiyatrosunda özel bir konum kazanması gerektiğine olan inancını sürdüren Kara, bu tür üretimlerde çocuk seyircinin hayal gücüne ve duygularına saygı duymanın, geleceğe yapılan en güçlü kültürel yatırım olduğunu vurguluyor. Ekipleriyle çalışırken, kukla tiyatrosu sahneleme tekniklerini ve oyunculuk bilgisini paylaşıyor; bu alanı sürdürülebilir ve kendine özgü bir estetikle üretilebilir kılmayı amaçlıyor. Bugünün ustabaşılarını yetiştirmenin, geleceğin bu sanatın taşıyıcıları olacağına olan inancını güçlendirdiğini belirtiyor.
‘Yönetmen tek başına hiçbir şey değildir’ ifadesiyle Tiyatro’nun kolektif bir meslek olduğuna dikkat çekiyor. Farklı ülkelerden sanatçılarla iş birliği yapabildiğini, kendi kariyerinde ise belirli bir estetik akıma bağlı kalmadan hareket edebildiğini anlatıyor. Kocaeli Şehir Tiyatroları’ndan ayrılarak Fransa ve Etiyopya’ya uzanan yolculuğun, tiyatronun hayatı dönüştürücü bir araç olduğuna dair inancını pekiştirdiğini belirtiyor.
Etiyopya deneyimi ise onun için mesleki ve insani bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor. Doğal ışıklar altında, elektrik olmayan köy ve kırsallarda gerçekleştirdiği atölyeler, çocukların kendi dillerinde ortaya koydukları oyunlar ve köylere uzanan turneler, tiyatronun yalnızca sahneye çıkmaktan ibaret olmadığını gösterdi. Bu süreçte tiyatronun hayatın akışına dokunabildiğini kanıtladı ve bugünkü çalışmaları için bir referans noktası oluşturan temel inancı pekiştirdi: Tiyatro, doğru yerde, doğru amaçla yapıldığında sosyal değişimin araçlarındandır.
“Sanatla uğraşmak mücadele alanıdır” ifadesiyle Türkiye’de sanatın karşılaştığı zorlukları özetliyor. Ekonomik baskılar, üretim maliyetlerinin yüksekliği, gelir belirsizliği ve kurumsal yapıların bürokrasiyle dolu olması gibi etkenler projelerin hayata geçmesini zorlaştırıyor. Kültür politikalarının sık değişimi, destek eksikliği ve sanatsal üretimin toplumsal öncelikler açısından geri planda kalması da bu zorluğu derinleştiriyor. Ancak Kara için asıl belirleyici sorun, meslektaş zorbalığı ve rekabetin üretkenliği gölgelemesi; buna rağmen üretmeye devam etmenin, sanatçı olarak dayanıklılığın en temel göstergesi olduğuna inanıyor. Türkiye’de sanat üretmenin olanakları sınırlı olsa da, bu alanın vazgeçilmez ve yaşamaya değer olduğunun altını çiziyor.
