Bugün, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilecek Uluslararası Arkeoloji Sempozyumu ve eş zamanlı olarak açılacak “Arkeolojinin Altın Çağı” sergisi, kültür ve tarih dünyamızda önemli bir dönüm noktası olarak dikkat çekiyor. Bu özel etkinlikte, yaklaşık 300 arkeolojik eseri barındıran sergide, 65 yıl sonra ait olduğu topraklara yeniden dönen Marcus Aurelius heykeli de sergilenerek ziyaretçilerle buluşacak. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Cumhurbaşkanı, arkeoloji temalı böylesine kapsamlı bir programa ev sahipliği yapacaktır” denilerek, bu girişimin ulusal ve uluslararası önemi vurgulandı. Ayrıca, bu yılki sempozyumun üç gün süreceği ve serginin altı ay boyunca ziyarete açık kalacağı bilgisi paylaşıldı. Sempozyuma 29’u yabancı olmak üzere toplamda 250’yi aşkın bilim insanı katılacak ve 17’si yabancı olmak üzere toplam 33 akademisyen, sunum gerçekleştirerek arkeoloji alanında yeni ufuklar açmayı hedefliyor. Türkiye genelindeki kazı başkanlarının da Ankara’da bir araya gelerek, kültürel mirasın korunması ve geliştirilmesine yönelik tartışmalara katkı sağlayacağı öngörülüyor.
Ancak, bu heyecan verici gelişmelere rağmen, arkeoloji camiasında bazı rahatsızlık ve endişeler de seslendiriliyor. Özellikle, sergiye davet edilip edilmedikleri konusunda belirsizlik yaşayan ve adlarını açıklamak istemeyen bazı arkeologlar, yaşadıkları hayal kırıklığını dile getiriyorlar. Bu durum, ülkemizde arkeolojinin geldiği noktayı ve kurumsal şeffaflık konusundaki eksiklikleri gözler önüne seriyor. Sergide yaklaşık 300 yapıt sergilenecek ve arkeologların en büyük temennisi, eserlerin serginin sonunda güvenli bir biçimde ilgili müzelere teslim edilmesi yönünde. Hatırlayalım: 2008 yılında da aynı iktidarın ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda görülüp beğenilen tarihi eserlerin, köşklerine gönderilmesi talep edilerek, ülke çapında bir tartışma başlamıştı. Bu örnek, eserlerin korunması ve güvenliği konusundaki hassasiyetin ne denli kritik olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Yapılan tüm olumsuzlukların üzerinin örtülemeye çalışıldığına işaret eden uzmanlar, bu tarz etkinliklerin, aslında yaşanan kültürel ve arkeolojik tahribatı gizlemek ve toplumun gerçek sorunlarından dikkatleri uzaklaştırmak amacı taşıdığını vurguluyorlar. Bülent Türkmen, Türkiye Arkeologlar Derneği Başkanı olarak, “Arkeolojinin Altın Çağı” ifadesini oldukça iddialı bulmakla beraber, mevcut durumu oldukça karamsar bir tabloyla özetliyor. Türkmen’e göre, ülkemiz şu an, aslında Arkeolojinin altın çağını değil, tam anlamıyla talan çağına tanıklık ediyor. Latmos’taki taş ocaklarından Kapadokya’daki SİT alanlarının asfalt yollarla iç içe geçirilmesine, Finike-Demre-Kaş-Kalkan otoyolu inşaatlarından Antalya Arkeoloji Müzesi’nin yıkılma kararına kadar pek çok alan, kültürel mirasımıza yönelik sistematik tahribatların göstergesi. Ayrıca, enerji madenciliği yasasının da, kültürel varlıkların korunmasına yönelik tüm çabaları baltalayan ve tahribatı artıran bir araç haline geldiği belirtiliyor. Bu olumsuzluklar, kaçak kazıların ve tarihi eser kaçakçılığının yoğunlaşmasıyla, müzelerde eser kayıplarının artmasıyla ve sit derecelerinin düşürülerek koruma alanlarının imara açılmasıyla, ülkenin kültür varlıklarının adeta bir talan alanına dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu nedenle, söz konusu sempozyumun sadece bir etkinlik değil, aynı zamanda bu olumsuz gelişmelere karşı bir uyarı ve bilinçlendirme platformu olması gerektiğine vurgu yapılıyor.
Öte yandan, 1937 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen ve Türkiye’nin uluslararası alandaki kültürel itibarını güçlendiren ikinci Türk Tarih Kurumu Kongresi ve onun ardından gelen sergi, ülkemizin arkeoloji ve tarih alanındaki öncü çalışmalarını simgeliyor. Bu kongreye 16 Avrupa ülkesi ve Amerika’dan toplam 38 bilim insanı katılarak, Türkiye’nin bilimsel ve kültürel değerlerine verdiği önemi gösterdi. Kongre kapsamında düzenlenen sergi ise, Anadolu’da yapılan kazılarda ortaya çıkan kültürel zenginliklerin detaylı örnekleri, maketleri ve açıklamalarıyla doluydu. Atatürk’ün de yakından ilgilendiği bu etkinlikler, ülke genelinde arkeoloji ve tarih bilincinin gelişmesine büyük katkı sağladı. Ayrıca, Atatürk’ün öngörüsüyle, kazı alanlarının hava fotoğrafları çekilerek belgelenmiş ve böylece tarihsel mirasın korunmasına yönelik önemli bir adım atılmıştır. Bu özgün girişimler, 88 yıl sonra yeniden Cumhurbaşkanlığı himayesinde düzenlenen uluslararası sempozyum ve sergiyle, ülkemizde arkeoloji ve tarih alanında yeni ufuklar açmayı amaçlıyor. Bu etkinliklerin, ülkemizdeki araştırma, kazı, müzecilik ve koruma çalışmalarına yeni bir ivme kazandırması ve özellikle de arkeolojik eserlerin tahrip edilmesini önlemeye dönük ciddi adımlar atılması umuluyor.
